Ortadoğu’da jeopolitik dengelerin hızla değiştiği bir dönemde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) kabul ettiği 20 maddelik Gazze planı, bölgedeki güç mücadelelerini yeniden görünür hale getirdi. Ateşkesin sağlanması uluslararası kamuoyunda bir nefes olarak değerlendirilse de planın içeriği, uygulama mekanizmaları ve güvenlik boyutu ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor. Özellikle “uluslararası istikrar gücü”, tarafların rollerinin belirsizliği ve sahadaki olası yetki çatışmaları nedeniyle daha oylama aşamasında bile soru işaretleri yarattı.
Arap dünyası açısından plan, Filistin’deki insani yıkımın durdurulması adına zorunlu destek olarak öne çıkarken; Washington için Körfez ülkeleriyle ilişkileri yeniden tahkim etme fırsatına dönüşmüş durumda. Buna karşılık İsrail’in sahadaki eylemlerine yönelik yaptırım mekanizmasının eksikliği ve planın siyasi mimarisinin tek taraflı bir denetim anlayışına dayanması, Gazze’de sürdürülebilir bir düzen kurulacağına dair şüpheleri derinleştiriyor.
Uluslararası basın ve bölge uzmanları, planın hem diplomatik hem de askerî açıdan “uygulaması en zor” barış çerçevelerinden biri olduğuna dikkat çekerken; sahadaki gerçeklik, Gazze’nin yeniden inşası için devasa bir mali yükün Körfez ülkelerine yönlendirileceğini, güvenlik düzenlemelerinin ise başta Türkiye olmak üzere birçok aktörün dışlandığı bir yapı üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Tüm bu unsurlar, planın kağıt üzerinde barışı işaret etmesine rağmen sahada yeni kırılma hatları yaratma potansiyeli taşıdığına işaret ediyor.
BMGK’dan çıkan Gazze tasarısı ve bundan sonra ne olacağını, tasarıya Rusya ve Çin’in çekimser kalması ve uyarılarını Dr. Ali Semin ile konuştuk.
‘Ateşkes Gazzelilere nefes aldırıyor ama plan İsrail’in lehine işliyor’
Dr. Semin, Arap ülkelerinin plana “soykırım dursun” diye destek verdiğini ancak 20 maddelik düzenlemenin içerik olarak İsrail’in lehine işlediğini belirtti. Ancak 20 maddelik düzenlemenin içerik bakımından İsrail’i avantajlı konuma getirdiğini ifade eden Dr. Semin, Netanyahu’nun binlerce ölü ve yaralıdan sorumlu olmasına rağmen bu süreçle birlikte uluslararası alanda adeta aklanmış gibi gösterildiğini vurguladı:
‘Rusya ve Çin tasarıyı veto etseydi ABD’nin eline koz vermiş olurdu’
Dr. Semin, BM’de 20 maddelik planın itirazsız kabul edilmesini, Rusya ve Çin’in ‘barış sürecini tıkayan aktör’ olarak gösterilme riskinden kaçınmasına bağladı. Semin, Rusya’nın bölgede sömürgecilik geçmişinin olmamasının Arap dünyasıyla ilişkilerde avantaj sağladığını kaydetti:
‘İstikrar gücünün içeriği belirsiz; uygulamada ciddi sorunlar çıkabilir’
20 maddelik planda öngörülen “uluslararası istikrar gücü”nün görev tanımı ve yapısının hâlâ netleşmediğini dile getiren Dr. Semin, özellikle Türkiye’nin dışlanması ve gücün yalnızca Hamas’ı denetleyen bir mekanizmaya dönüşmesi halinde planın pratikte işlemesinin zor olduğunu vurguladı. Dr. Semin’e göre İsrail’in saldırıları karşısında bu gücün nasıl korunacağı ve yaptırım mekanizmasının nasıl çalışacağı da büyük bir soru işareti olarak öne çıkıyor:
“Aslında deyim yerindeyse ‘dananın kuyruğunun koptuğu yer’ pratikte olacak. Şimdi biz sadece metin üzerindeki şeyleri konuşuyoruz. Yani 20 maddelik plana bakıyorsunuz. Burada biliyorsunuz uluslararası istikrar gücünden bahsediliyor. Ne olduğu belli değil. Tek bilinen bir başkanlık konseyi kurulacak. Bunun başında da Trump olacak. İçeriği daha belli değil. İslam ve Arap dünyasından da olacağı ifade edildi, oda henüz belirsizliklerini koruyor. Diğer taraftan bu istikrar gücüne baktığımızda daha çok Hamas’ın ihlal edip etmediğini denetlemek amacıyla kurulan bir istikrar gücü olarak görünüyor. Yani burada İsrail’in herhangi bir şekilde denetlemesi gibi bir durum yok. Taraflar demesi bile önemli değil. Ama bu istikrar gücünde kimlerin olacağı da çok önemli. Biliyorsunuz İsrail Türkiye’nin bu gücün içerisinde yer almasına çok ciddi anlamda karşı çıkıyor. Arap ülkelerine, diğer ülkelere bir şey demiyor. Sadece Türkiye’nin olmasını istemiyor. Netice olarak baktığımızda bunun pratikte hayata geçirilmesi biraz zor gözüküyor. İçişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın sürekli vurguladığı bir nokta var; bu istikrar gücünün nasıl görevlendirildiği de önemli. Trump tarafından, İsrail tarafından baktığımızda bu istikrar gücünün görevi şu olacak; Hamas’ın silahlarını toplayacak bir toplayıcı gibi; ikincisi, Hamas’ın kazmış olduğu ya da varlığını sürdürdüğü tünelleri yok edecek. Peki diğer taraftan baktığımızda İsrail’in saldırılarını önlemek konusunda nasıl olacak? İsrail bu güce saldırdığı zaman bunun İsrail’e karşı maliyeti ve müeyyedesi ne olacak? Çünkü bilindiği üzere 1701 No’lu kararla Lübnan’ın güneyinde bulunan Birleşmiş Milletler Barış Gücü geçen sene sürekli saldırıyla karşı karşıya kaldı. 48 ülkeden oluşuyor, 10 binden fazla asker var, barış gücü var. Türkiye de orada mevcut. Ama İsrail tarafından saldırı düzenlendi ve saldırı düzenledikten sonra ‘İsrail BM barış gücüne saldırı düzenledi’ Yani Birleşmiş Milletler kabul etti. Şimdi bu istikrar gücünün Birleşmiş Milletler kararıyla alınması önemli. Ama eğer bir saldırı olursa Birleşmiş Milletler’in istikrar gücüne karşı mı olacak, yoksa tamamen garantör ülkelere karşı mı olacak? Şimdi bunların hepsi tartışma noktası. Türkiye’nin şerh düşmesinin arkasında şu var; Türkiye burada bir istikrar oluşsun ve iki tarafta denetlensin; hiç kimse kimseye kayırmasın, burada eşit bir denge oluşsun istiyor. ‘İsrail saldırırsa hiçbir şey olmasın. Hamas tarafından herhangi bir kımıldama olduğu zaman Hamas’a karşı müeyyidelerin başlaması’ olmaz. Trump çok net bir şekilde tehdit etti; ‘Ben gerektiği zaman söylerim İsrail Gazze’ye tekrar geri dönecek’ diyor. Bütün bunlara baktığımızda ki saldırılara devam ediyor. Bugüne kadar birçok ihlal söz konusu. İsrail’in ve İsrail’in yaptığı hiçbir anlaşmaya, ateşkese uymadığının da aldığını çizmek lazım. Maalesef Birleşmiş Milletler’in bu güvenlik konseyi kararı biraz İsrail’i aklama kararı gibi geldi bana.
Ben açık söyleyeyim ateşkes olmasından yanayım. Ne olursa olsun oradaki siviller çocuklar hayatını kaybetmesin diyorum. Ama uygulamada çok iyimser değilim. Bu şekilde olacağı için söylüyorum. Asıl mesele şurada; biz bunu sadece Netanyahu ile sınırlandırıyoruz. Hayır, burada sadece İsrail ve Netanyahu olmayacak. Bu barış planına sadık kalması gereken bir taraf daha var; Amerika Birleşik Devletleri ve Trump. Trump İsrail üzerinde, Netanyahu üzerindeki baskısını sürdürmesi gerekiyor ki başarılı olsun. Yoksa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla başarılı olacağı anlamına gelmiyor. Sadece taraflara bir uluslararası güvence vermek için yaptılar bunu. Başka bir şey de değil açıkçası.”
‘Arap dünyası tehdidin İran değil İsrail olduğunu gördü’
Dr. Semin, 9 Eylül’de Katar’a yaşanan saldırının Arap dünyasında ciddi bir kırılma yarattığını, Körfez ülkelerinin ilk kez İsrail’i doğrudan tehdit olarak algıladığını söyledi. Bu sürecin, Filistin dosyasının uluslararası platformlarda yeniden öne çıkmasının da önünü açtığını ifade eden Semin, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şunun altını çizeyim; Arap dünyası uzun bir süredir Filistin dosyasını uluslararası platformlarda tartışılmasını istiyor. Yani İsrail ile normalleşmeleri ve İsrail ile normalleştikten sonra Filistin dosyasını çok benimserlerse Amerika ile karşı karşıya gelecekler ve bunu da istemiyorlar. Ancak geçtiğimiz 9 Eylül bence bir dönüm noktası oldu. Körfez ülkeleri özellikle başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap dünyası hep İran’ı tehdit olarak algılamıştı. Yani ‘İsrail mi İran mı’ dediğiniz zaman hemen İran diyorlardı, içlerinde bulunan Şii mezhebinden dolayı. Ama 9 Eylül’den sonra aslında en büyük tehdidin İsrail olduğunu anladılar. Amerika’ya rağmen İsrail Doha’ya saldırdı. Doha’nın bir özelliği daha var; Amerika’nın en büyük hava üssü Ortadoğu’da Katar’da. Katar topraklarının yüzde 20’si Amerikan üssü veya çevresiyle sarılı Amerikan toprağı olarak kabul edilen bir yapıda. Şimdi neden bunu söylüyorum? Muhammed bin Selman bir veliaht biliyorsunuz. Ama sanki kralmış gibi karşıladılar. Resmi olarak baktığınızda normalde uygulanan protokol devlet başkanlarına uygulandı. Ama bunu veliaht prense uyguladı. Yani düşünün bir ülkenin savunma bakanı geliyor, siz onu devlet başkanı olarak karşılıyorsunuz.
Trump’ın iki tane önemli planı var; birincisi Arap dünyasını ve Körfez ülkelerini kaybetmek istemiyor. Yani Körfez ülkeleri 9 Eylül’den sonra ‘Sen bize o kadar güvenlik güvencesi verdin. Bizi NATO’dan sonra stratejik müttefik olarak gördün. Ama ona rağmen İsrail saldırdı, sen bir şey yapmadın’ diyorlar. Şimdi güven tazelemek için bu karşılamayı yaptığını düşünüyorum ve Çin ve Rusya’ya kaymamalarını istiyor. 9 Eylül’den sonra hem Arap basını hem Körfez basınında şunu sorguladılar; ‘Biz Amerika’ya çok güvendik, o zaman alternatifimiz Rusya ve Çin olabilir’ diye. Yani bunu birçok yazar da yazdı, akademik camia da bunu tartıştı. Siyasiler de her ne kadar dolaylı da olsa dile getirmeye çalıştılar bu ülkelerde. O yüzden Trump bu nedenle dikkat ederseniz bir veliaht değil bir kral olarak protokol karşılaması hazırladı. İkinci nokta, para. Sürekli zenginliklerine vurgu yapıyor. Mesela Şarm el Şeyh’te bile. ‘Birleşik Arap Emirlikleri’nde çok para var’ diyor. Sürekli söylemek de insanları irrite ediyor. Düşünün, kendinizi Suudi Arabistan yerine koyun. Sadece para gözüyle bakması, devlet gözüyle de bakmaması çok aşağılayıcı bir şey. Biliyorsunuz Suudi Arabistan’ın ABD’ye 6 milyar dolar yatırım sözü vardı. 1 trilyon dolara çıkardı. 300 Amerikan tankı sattı. F-35’leri satacağını söyledi. Güvenlik anlaşmalarında bu 1945’te Roosevelt’la yapılan, o zaman bugünkü kralın babası, yani Abdulaziz’le beraber Kızıl Deniz’deki Amerikan savaş gemisinde yapılmıştı. Anlaşma da güvenlik anlaşmasıydı. Yani Amerika petrole karşılık Körfez Ülkelerini hem savunacak hem de güvenliğini sağlayacaktı. Muhammed bin Selman’ın bu son ziyareti bence bir dönüm noktası oldu. Çünkü o 80 yıl önceki güvenlik anlaşmasını revize ettiler. NATO’nun 5. maddesi gibi bir madde de eklemiş oldular. NATO’nun dışında bir stratejik müttefik olarak görmeye başlayacaklarını söylediler. Ve burada yeniden bir güvenlik anlaşması, yeniden dediğim de revize ederek yaptıkları bir reform meselesidir. Ve buradaki güven bunalımı da ortadan kaldıracak.”
‘Trump Körfez ülkelerinden ‘para koparma’ derdinde’
Dr. Semin, Trump’ın Gazze için “para sizden, yetki benden” anlayışıyla hareket ettiğini, yeniden inşa maliyetini Körfez ülkelerine yüklemeye çalıştığını belirtti. Semin, Trump’ın asıl hedefinin ekonomik kazanç ve siyasi bağlılık sağlamak olduğunu, Suudi Arabistan ziyaretinin de bu çerçevede bir “güven tazeleme ve silah satışı” hamlesi olduğunu ifade etti: